SON DAKİKA HABERLER : Yükleniyor.....
HAVA DURUMU : İstanbul 7°C/ 20°C

PANORAMA: Liderin puan kaybı kehanet değil

Puan tablosunda ilk iki sırayı Başakşehir ve Sivasspor tutmaya devam ederken Trabzonspor, Fenerbahçe takibi sürdürüyor.

Didem DİLMEN Didem DİLMEN
PANORAMA: Liderin puan kaybı kehanet değil

Süper Lig’de 2019’un son derbisini geride bıraktık... Puan tablosunda ilk iki sırayı Başakşehir ve Sivasspor tutmaya devam ederken Trabzonspor, Fenerbahçe takibi sürdürüyor. Yükselme serisinin ardından iki mağlubiyet alan Beşiktaş yaralarını sarıyor, yeniden yükselişe geçen Alanyaspor’un görkemli galibiyeti haftaya damga vurdu, Galatasaray’da kaos devre arasına kadar geçmeyecek gibi görünüyor, Yeni Malatyaspor defans sorunlarını çözebilmiş değil.

Oldukça renkli bir ilk devrenin sonuna yaklaşıyoruz, 16. haftayı kapatmak için PANORAMA başlıyor.

MÜCADELE ETMEDEN FORMAYI ALAMAZSINIZ

Geçtiğimiz haftadan pası alıp bu haftaya doğru atağa çıkalım: Transfermarkt verileri üzerinden bir kadronun kalitesini ölçemezsiniz, Galatasaray’ın “kağıt üzerinde” “iyi” olan kadrosunun sahaya çıktığında neden bu kadar dağınık kaldığı, futbolun “kağıt üzerinde” oynanmıyor olmasıyla cevaplamak da mümkün...

Fatih Terim’in rotasyon kadrosu ile daha derli toplu bir hale gelen, daha önemlisi daha disiplinli ve aklı sahada bir takım oluşturmaya başladığını görmüştük. Özellikle Gaziantep FK maçını hemen hatırlayalım; Emre Taşdemir, Ömer Bayram, Ahmet Çalık ve Adem Büyük ile en azından çalışan bir hat yaratmış görünüyordu. Devamında Fatih Hoca’nın Taylan Antalyalı’yı da bu hattın içine monte etmesini bekliyorduk ama U dönüşü geldi. Fatih Terim, Ömer Bayram dışında bu oyuncuların hepsini kulübeye geri çekti, hatta 3’ünü de Göztepe maçında sonradan oyuna aldı.

Selçuk İnan’ın (sürekli başvurduğu yan paslarla oyunu yavaşlattığı, geri koşamadığı için takım savunmasını kırdığı, hücumda katkı vermediği v.s.) eleştirilere rağmen Taylan Antalyalı kenarda otururken ilk 11 oynaması bu yazının ana malzemesidir.

Bu takımın rotasyon kadrosu olarak düşünülen oyuncuları, as takımın yapabildiği neyi yapamıyorlar da sahada bariz bir şekilde “mücadele etmeyen” oyuncuların yerine geçemiyorlar?

Göztepe maçı da önceki Ankaragücü beraberliği de elbette Galatasaray’ın rakiplerinin sahada ortaya koydukları oyun üzerinden okunmalıdır. Göztepe’nin alanı genişletip yerleşimde neredeyse hatasız oynadığı, doğru çekilip Falcao ve Babel’in topu almasını engelleyerek Galatasaray’ın gerilemesini sağladığı, aksak durumdaki takım savunmasının üzerine giderek maçı kazandığı yazılmalıdır.

Öte yandan Galatasaray 16. haftanın ardından artık sadece tek maçla değerlendirilemeyeceği gibi mesele de kazanması ya da kaybetmesi değildir.

Fatih Terim’in takımlarında kaybedebilirsiniz, ama mücadele etmeme hakkına hiçbir oyuncu sahip değildir. 1996’da Galatasaray’ın başına ilk geçtiği günden bu yana, Galatasaray başarıyı da başarısızlığı da görmüştür. Ama mücadele etmeyen, savaşmayan ve buna rağmen forma giymeye devam eden futbolcular, üstelik kulübede rotasyona girebileceğini göstermiş oyuncular da varken...

Bir takımda işler kötü gittiğinde önce teknik direktör gider, Galatasaray’da ise önce futbolcular gider. Gideceklerdir de ama kimler? O listede kaç as takımdan oyuncu var? Daha da merak uyandıran; rotasyondaki oyuncular as takımdakilerin yerine sahaya çıkamıyorsa bunun gerçek nedeni nedir?

Bu takımda hala Selçuk İnan sahaya çıkıyorsa, bu sorunun bir de cevabı vardır mutlaka...

LİDERİN PUAN KAYBI KEHANET DEĞİLDİ

Lider Sivasspor’un, devrenin son iki haftasında, Gençlerbirliği veya Göztepe’den birine puan kaybetme olasılığını hem 9 DETAY’da yazdık hem de Uğur Demirkırdı ile SPOR GÜNDEMİ programında konuştuk.

Gençlerbirliği beraberliği sonrası “ben demiştim” demek derdinden ziyade, bunun bir sürpriz sonuç olmadığını konuşarak başlayalım...

Sivasspor, liderliği Konyaspor maçında ele geçirmiş, ardından Kayserispor ve Kasımpaşa’ya karşı kazanmıştı, son iki haftada ise gücü gücüne denk ki takımla oynadı; Yeni Malatyaspor ve Fenerbahçe. Bu iki maçta da Sivasspor’un rakiplerinden çok fazlasıyla üstün bir oyun ortaya koyduğunu, her ikisine de saha içinde şans tanımadığını birlikte izlemiştik. Hatta öyle ki Sivasspor’un oyunu kusursuzlaştığında karşısında dayanabilecek takımı zor bulacağımızdan bahsetmiştik.

Peki ne oldu da Gençlerbirliği, Sivasspor’a bu denli sorun çıkartabildi?

Hamza Hamzaoğlu’nun teknik direktörlüğe geçmesinden bu yana Gençlerbirliği, oynadığı 7 karşılaşmanın 4’ünde kalesinde ilk golü gördükten sonra mutlaka gol buldu, 3’ünde 2-1’e getirdi. Sivasspor maçında ilk golü yediklerinde Gençlerbirliği’nin gol atabileceği istatistiki bir tahmin olsa da tuttu, hatta 2-1 öne de geçti. Yeni Malatyaspor maçında olduğu gibi skoru tutmayı başaramadılar ve iki maçı da berabere tamamladılar. 5-2 kaybettikleri Fenerbahçe maçından dersler çıkartmış, haddini bilerek ve rakibin üzerine doğru oyun kurarak oynamayı seçmişlerdi. 2-1 öne geçmeyi de işte böyle başarmışlardı.

Öte yandan Sivasspor maçın ilk dakikasından son dakikasına kadar hiçbir an ve zamanda bu maçı alabilecekmiş gibi görünmüyordu. Beraberlik tamamen iki takım arasındaki güç ve bireysel yeteneklerin farkının sonucuydu.

Maç sonucunun temelinde elbette Gençlerbirliği’nin oyunu önemliydi ancak bu haftaya kadar izlediğimiz Sivasspor’un maçtaki “uzak” görüntüsü daha çok takımın kendisinden kaynaklandı.

İki üst üste güçlü rakip, Yeni Malatyaspor ve Fenerbahçe, rekabetin sadece maç için değil puan tablosunda da hissedildiği, ciddi bir güç kapışmasıydı.

Sivassporlu oyuncuların bu iki maça çok yüksek motivasyonla çıkması futbolun psikolojik ve duygusal tarafıydı. İkisini de kazanmış, kazanmakla da kalmayıp rakiplerinin çok üzerinde bir güç sergilemişlerdi. Ve yorulmuşlardı.

Sivasspor bu iki maçın ardından fiziksel olarak yorgun değildi ama bu denli yüksek mental seviyeye ulaşmanın yarattığı bir yorgunluk ortaya çıktı. Puan kaybı tahmini de kehanet değil onlarca örneği izledikten sonra yapılmış bir çıkarımdı.

Şampiyonluğun doğal adayı olmayan, üst üste bu mücadeleyi verme alışkanlığı geliştirmemiş takımların liderliği ele geçirip rakiplerine karşı üstünlük kurdukları noktada mental olarak düşmeleri gayet sık karşılaştığımız bir durumdu. Saha içerisinde Sivassporlu futbolcuların birbirleriyle tartıştıkları anları da anlatmaya çalıştıklarımızın bir göstergesi olarak ekleyelim.

İstanbullular bilirler, fay hatları ve biriken enerjinin küçük depremlerle açığa çıkması meselesini... Gençlerbirliği de işte o küçük depremlerden biriyse, mental yorgunluk olarak ortaya çıktıysa, Göztepe maçıyla beraber bıraktıkları yerden devam edebilirler. İlk devre liderlik koltuğunda biter. Sonra da Rıza Çalımbay’ın Sivasspor romanının yeni bölümü başlar: Tüm bu rakipler birer kez daha geçilmeye razı olmayacaklar...

SKOR DEĞİŞEBİLİRDİ AMA KAZANAN AYNI KALIRDI

Bir kehanet daha...

Derbide Fenerbahçe’nin yoğun baskıyla başlayacağı, ilk 25 dakikadan gol çıkartmaya çalışacağı, Beşiktaş’ın oyuna ortak olabilmesi için bu baskıyı savuşturabilmesi gerektiği...

Bu noktaya kadar senaryo beklediği gibi gitti ki Beşiktaş da o baskının arasında rakip kaleye gidebilmişti. Oyunu dengelemek için gereken o “gol yemeden baskıyı savuşturma” kuralı ise işlemedi.

Rebocho’nun yaptırdığı penaltı aslında tam sınırda, 23. dakikada geldi, Ozan Tufan’ın kendi başına yarattığı uzak mesafeden şutla gelen gol ise dengeyi kurmayı neredeyse imkansızlaştırdı. 2-1’e gelen golün ardından maçın dönme ihtimali ortaya çıksa da Beşiktaş’ın ciddi bir sorunu çözmesi gerekiyordu: Burak Yılmaz’la topu buluşturmak. Kanat akınları da merkezden Atiba ve sonradan oyuna giren Adem Ljajic de çözüm bulmakta zorlandılar. Luiz Gustavo ve Ozan Tufan’ın sertlikten korkmayan savunması kendi yarı sahalarında Beşiktaş’ın uzun süre kalmasını engelledi.

Şampiyonluğun doğal adaylarında bu sezon bu kadar sert ve kimi zaman kart da gerektirebilecek kadar birebir hamleli savunmayı çok sık görmüyorduk, Ersun Yanal’ın, Beşiktaşlı futbolcuların topu alıp gidebilme ihtimallerini çekinmeden müdahale ederek durdurmayı deneme fikri işe yaramıştı.

Beşiktaş’ın bu sertliklere karşı topu ayağında tutma ihtimali ise azdı, çevrelerindeki alanı bu kadar sıkı kapatan rakibin arasından geçemediler. Aynı karşılığı vermeye de hazırlıklı olmadıkları açıktı.

Abdullah Avcı’nın oyunu bu kadar ileriye kurduğunda savunmasında zafiyet yaşayan Fenerbahçe’nin arkasına sarkma planını Ozan Tufan ve Luiz Gustavo’nun bozduğunu söyleyebiliriz. Merkezini güçlü tutan rakibine karşı oyunu kanatlardan kurmak, Lens ve Diaby’le çizgilerden kaleye ulaşmak ve Atiba ile Elneny’i rakibin merkezini kilitlemek amacıyla kullanmak da doğru bir fikirdi. Ne de olsa Fenerbahçe’nin kanatlarında yaşadığı eksik-sakat-formsuzluk sorunları nedeniyle bekleri ve kanatlarıyla sadece beklere karşı sayıca üstlük kurması mümkündü. Plan mantıklı olsa da işe yaramadı, Isla ve Dirar yardımı orta sahalardan alınca bu açığı da kapatabildiler.

Abdullah Avcı devre arasında Ljajic’e geri döndü, Diaby’i çıkarttı, ancak sahada kalan Lens’in sakatlıktan yeni dönmüş N’Koudou’yla birlikte etkinliği yetersiz kaldı.

Fenerbahçe’nin planları işlerken Beşiktaş’ınkiler yarım kaldı, derbiyi Fenerbahçe üstelik 2 farkla ve coşkulu bir oyunla kazandı.

Elbette derbi dediğimiz hakem konuşmadan bitmez, özellikle Vida’nın formasının çekildiği pozisyonda Cüneyt Çakır’ın en azından VAR’dan izlemeye çağrılması gerektiği itirazı haklıdır.

Öte yandan, az önce hikayesini kısaca özetlemeye çalıştığımız derbide skor değişse de kazanan tarafın değişmemesi ihtimallerin kuvvetli olanıydı. Evinde bu derbiyi kaybetmemeye son derece kararlı bir Fenerbahçe varken Beşiktaş’ın mücadele olarak olsa da oyun açısından cevap veremediği de ortadaydı.

SPOR ARABANIZ OLSA 40’LA GİDER MİSİNİZ?

Konyaspor’un sorunları, sıkıntıları, Aykut Kocaman’ın takımı kurgulamakta yaşadığı sorunlar söz konusuyken Trabzonspor’a karşı bir sürpriz yapmalarını bekler miydik? An itibariyle Süper Lig’de yaratıcılığı en yüksek, kadrosunun bireysel yetenekleri en üst düzeye ulaşabilen Trabzonspor’u yenmek için kelimenin tam anlamıyla “takım çalışması” gerekir ki Konyaspor’un sezon başından beri en büyük sorunu bu değil mi?

Maçın genelinde Konyaspor’un çok çabaladığını, Trabzonspor’un çok da fazla potansiyelini yükseltmeden hızlı çözümler ürettiğini söylemek mümkün...

Abdülkadir Parmak’ın merkezden oyunu yönlendirmesi, Sosa’nın oyunu geriden okumadaki başarısı, Sörlöth’ün son vuruşlardaki yeteneği ve Uğurcan Çakır’ın refleksleri Konyaspor maçını çözmeye yetti.

Öte yandan Trabzonspor’da bu tür maçlarda hep damakta kalan bir tat var; bu yemek şu tabaktaki halinden çok daha güzel olabilirmiş tadı... Çok daha hızlı gidebilecek bir spor arabanız var da hız sınırının altında en sağ şeritte gidiyormuşsunuz hissi...

İşin doğrusu şu ki bu kadronun sahada yapabildiklerini vadettiği futbol bugün izlediğimizin çok üzerinde. İzlediğimiz maçların büyük bölümünde, topa ve maça hükmeden, ne zaman yükseltip ne zaman düşüreceğini seçen, rakibin hareketini izin verdiği kadarıyla yapmasına müsaade edip sonrasında bir anda tüm izinleri kaldırıp kaleye giden bir Trabzonspor izlerken bunun sadece maçın içinde bir görünüp bir kayboluyor olmasının gerekçelerini merak ediyorsunuz.

Futbolcuların fizik kapasitesi mi, yeterinden fazlasını yapmaya gerek duymamaları mı, oyun coşkusunu mental olarak 90 dakikaya yayamamaları mı yoksa sakatlıklardan ve eksiklerden yeterince çektikleri için daha risksiz bir oyun tercihi mi?

Konyaspor karşısında da işte aynı tat kaldı geriye...

Aykut Kocaman’ın ekibi ise hücumda kalsa savunmayı, savunmada kalsa hücumu tekleyen haline çare üretebilecek kadro derinliğine sahip olmadıkları açık. Oyunu, planı, taktiği konusunda bu denli tutarlı, başarıyı da bu yoldan kazanmış teknik direktörlerin ne zaman yeni bir şeyler üretmeye başlayacaklarını kaçırdıkları görmüşlüğümüz var, Aykut Kocaman’ın henüz köprüden önceki son çıkışı kaçırmadan gidişata müdahale etme zamanı geçmemiş olsun dileriz...

 

Okuyucu Yorumları

0 Yorum

E-Posta hesabınız yayınlanmayacaktır. * İle işaretlenmiş alanlar zorunludur. Yönetici onayından sonra yorumunuz gözükecektir.

© Copyright Asist Analiz - Bolbol Medya